Home / Ders Notları / KALKINMA KURAMLARI

KALKINMA KURAMLARI

cropped-fakir.jpgKALKINMA KURAMLARI

Öğr. Gör. Bülent AKDEMİR

Toplumların içinde yaşadıkları geleneksel yapıyı kırarak çevre ile etkileşime girmelerinin, diğer toplumların yaşam tarzlarının öğrenmelerinin toplumsal boyutu, çevrede daha iyi ve daha gelişmiş olanı arzu etmeleri, daha iyi yaşam tarzına ulaşmak için çabalarını bu yönde harcamalarıdır. Çeşitli yönlerden gelişmiş toplumların geri olan toplum üzerinde çeşitli nedenlerle yarattıkları baskı da, bu toplumların siyasal ve kültürel olarak  mevcudiyetlerini devam ettirme duygusu ile harekete ederek, gelişmiş olanı siyasal nedenlerle arzu etmelerine yol açmaktadır. Bu etkileşim, iyi yaşamak ya da ayakta kalmak zorunda olanın gelişmiş olanı yakalamak için değişimini gerekli kılmaktadır.

Bu değişimin günümüzdeki boyutu, sanayileşmiş ülkelerle; bu alanda başarılı olamamış ve gelişen sürece adapte olma noktasında yapısal bir takım sorunlarla karşı karşıya bulunan azgelişmiş ülkeler arasındaki ekonomik, teknolojik, kültürel, siyasal ve diğer alanlardaki açığın azgelişmişlerce kapatılarak, sanayileşmiş ülkelerin yaşam tarzlarına ulaşma sorunu çerçevesinde belirlenmektedir.

Azgelişmişlerle gelişmişler arasındaki eşitsizlik sadece bugüne has bir olgu değil; insanlığın bugün ve geçmişte kabullenmek zorunda olduğu bir gerçektir. Ancak iletişimin artmasına ve toplumların dışa açılmasına tanık olduğumuz günümüz koşullarında bu eşitsizlik daha açık ve daha anlaşılır bir biçimde toplumların ve genel olarak insanlığın karşısına aşılması zorunlu bir sorun olarak dikilmiştir.

Bu çalışmanın konusu, 1950’li yıllarda ortaya çıkan bir iktisat alt-disiplini;  kalkınma iktisadı olacaktır. 1970’lerin ortasına kadar iktisadi literatürde oldukça geniş bir yer kaplayan kalkınma  (ya da gelişme ) iktisadı bugün önemini kaybetmiş;üzerinde durduğu ve aşmaya çalıştığı sorunlar bugün daha da derinleşmiş olmakla birlikte, önemli bir birikim olarak üzerine ölü toprağı serpilmiş durumdadır.

Çalışmada izlenen yol kalkınma teorilerini sınıflandırmak, bir yaklaşımı diğerinden ayıran vurguları öne çıkarmaktır. Bu çerçevede gelişme/kalkınma, azgelişmişlik kavramları, kalkınma iktisadına öncülük yapanlar birinci bölümde ele alınacaktır. Öncülerin temel niteliği aralarında önemli farklılıklar bulunmasına karşın, azgelişmiş ülkelerin kapitalist bir yapıyla farklılığını tespit etmeye çalışmış olmalarıdır.

Kalkınma/gelişme olgusuna iki farklı yaklaşım bulunmaktadır. Bunlardan ilki kalkınma/gelişme sorununa ve azgelişmişlik olgusuna  merkezin; gelişmiş ülkelerin penceresinden bakarak, sorunun kaynağını içsel dinamiklerde arayan ve azgelişmişliği kapitalist gelişmenin geçici bir aşaması olarak değerlendirerek, kalkınma çabasının kapitalist sistemin  yatağında kalmasını isteyenler oluşturmaktadır. Bu eğilimde olanlar ikinci bölümde incelenecektir.

Üçüncü bölümde incelenecek olan ikincilerin temel özelliği ise, bu kavramlara ve soruna çevreden bakarak, azgelişmişlik olgusunu merkez-çevre etkileşimi çerçevesinde, merkez-çevre ilişkisinin eşitsiz doğası üretilen ve yapısal bir özellik arz eden bağımlılık ilişkisinin belirlediği, sürekli bir olgu olarak değerlendirmeleridir.

            Son bölümde kalkınma politika ve çabalarının olumsuz yönlerinin ortaya çıkardığı yeni yaklaşımlar incelenecektir.

BİRİNCİ BÖLÜM

AZGELİŞMİŞLİK VE KALKINMA

            Az gelişmişlik, kapitalizmin erken aşamalarında sanayileşmeyi başaran kuzey ülkeleri ve bu yola girmekte geç kalan güney ülkeleri arasındaki farklılığı açıklamak için kullanılan; diğer bir ifade ile güneyin sanayileşmiş kuzey karşısındaki durumunu açıklamak için kullanılan bir kavramdır. Bu anlamda içeriği çok fazla net olmamakla birlikte durumu açıklama noktasında bir rehber olabilmektedir.

İstenmeyen bir durumu ifade eden azgelişmişlik, kalkınma süreciyle ya da ülkemiz siyasal literatürünün önemli bir vurgusuyla ifade edilecek olursa “Kalkınma Hamlesi” ile aşılmak istenmektedir. Son 50 yıllık süreç kalkınma çabalarının en fazla yoğunlaştığı, dikkatlerin bu kavrama en fazla odaklandığı bir dönem olmuştur.

Bu bölümde azgelişmişlik ve kalkınma ile ilgili temel kavramlar açıklanacak, kalkınma iktisadının öncüleri ve bu iktisatçıları öncü yapan tezler üzerinde durulacaktır.

1.1. BİR KAVRAM OLARAK KALKINMA VE AZGELİŞMİŞLİK

Ülkelerarası eşitsizliği ve bu eşitsizliğin ortadan kaldırılmasını kabullenmek bizi kalkınma/gelişme kavramına götürmektedir. Ekonomik bir tanım olmanın yanı sıra sosyal, kültürel bir içerikte taşıyan kalkınma/gelişme olgusu, kavramın özü gereği dinamik bir karaktere sahiptir ve devamlı yenilenmek durumundadır. Kavramın içine alacağı  ülkelerin farklı doğal, coğrafi, tarih, kültürel, beşeri, teknolojik ve ekonomik özellikler taşıması genelleme yapmayı zorlaştıran bir etken olmaktadır.

Bütün bu zorluklara karşın, kalkınma kavramı hem teorik hem de uygulama yönünden bazı sağlam temellere dayandırılarak, iktisadi büyüme anlamında ele alındığında : belirli bir dönem zarfında üretim faktörleri birimleri başına verimliliğin devamlı artması dolayısıyla bir ülkenin kişi başına gerçek GSMH’sı veya gelirinde artışların olduğu bir olay ya da kendisini artan mal ve hizmet akımıyla gösteren, maddi refahtaki sürekli ve kalıcı bir iyileşme olarak tanımlanabilir[1].

Kalkınma ve gelişme kavramları eşanlamlı olarak kullanılmakla birlikte büyüme bunlardan farklı anlamda kumlanılır. Büyümede daha çok kantitatif değişmeler dikkate alınarak, bunlarla ilgili mutlak değişmeler ve değişme hızları incelenirken; kalkınmada kalitatif değişmeler de dikkate alınır. Yani bir ülke ekonomisinde yapının tümünü ilgilendiren faktörlerin (iktisadi, sosyal, kültürel, beşeri vb.) bir arada ve uyumlu sahneleri ortaya koymaları gerekir[2]. Sadece GSMH’da meydana gelen artışlar dar bir sınır çizmektedir.

Kalkınma kavramını sistemin çalışmasının sağlayan dinamikler açısından şöyle açıklayabilmek mümkündür; Kapitalizmin kendi içsel dinamiği ile gelişen bir sistem olarak büyümesinden bahsedildiği halde, azgelişmiş ülkelerde veya toplumlarda içsel güçlerin kendiliğinden işleyişinin bu değişmeyi ve gelişmeyi sağlayamaması dolayısıyla bu ülkelerin kalkınmasından bahsedilir. Dolayısıyla kalkınma kavramı bilinçli bir müdahaleyle iktisadi-toplumsal yapının işleyişinin değiştirilmesi, bu yapılara piyasanın kendiliğinden işleyişinin gerçekleştireceğinden farklı bir nitelik verilmesi anlamında kullanılır. Diğer bir ifade ile piyasa mekanizmasına müdahale “kalkınma” deyimine içerilmiştir[3].

Azgelişmişlik ise göreli bir kavramdır. Çünkü başındaki az-  takısının mantıksal karşıtları “gelişmişlik” ya da “çok gelişmişlik”  olabilir. Karşıtlarıyla arasındaki ilişki   niceliksel bir ilişkidir ve sanayileşmiş ülkelerle sanayileşememiş olan ya da az sanayileşmiş ülkeler arasındaki yapısal farklılıkları açıklama da yetersiz kalmakta; ancak bu konuda bize öngörüler ya da sağduyu sağlayabilmektedir. Bu nedenle azgelişmişlik bir nosyondur, bize sadece fikirler verebilir; ancak bir kavram olarak genel bir bilgi vermeyi başarabilen bir kavram olamayacaktır[4].

1.1. AZGELİŞMİŞLİĞİN KRİTERLERİ

Bir ülkenin ekonomik ve siyasi gücünün ölçülmesinde temel olarak kullanılan GSMH rakamlarıdır. Bir ülkede belirli bir dönemde üretilen nihai mal ve hizmetlerin piyasa  fiyatları cinsinden toplam parasal değeri olan GSMH’nın[5] bir ülkenin ekonomik gücünü dolayısıyla azgelişmişliği belirlemede temel ölçüt olması çeşitli sorunlar yaratmaktadır. Mesela GSMH rakamları gelir dağılımı veya toplumun genel refah düzeyi hakkında hiçbir fikir vermemektedir. Sanayileşme, teknoloji, doğal kaynaklar, beşeri kaynaklar ve politik yapı konusunda da bu tanım yetersiz kalmaktadır[6].

Bu yetersizliklerine karşın Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler tarafından ekonomik gelişmişlik göstergesi olarak GSMH rakamları kullanılmaktadır. 10 yıldır ekonomistler Dünya Bankası (World Bank) tarafından getirilen dünya gelişme endikatarlerini kullanmaktadır(World Development İndicators). Burada gelişmekte olan ülkelere ait ekonomik, sosyal, ve doğal kaynak verileri değişik analitik ve coğrafi temeller üzerinde gruplandırılmaktır.

İnsan refahını belirlemede kişi başına GSMH yeterli olmadığı için Dünya Bankası temel göstergelere yaş ortalaması, okur yazarlık oranıgibi sosyal değişkenleri de ilave etmiştir. Dünya bankası ülkeleri düşük gelirli, orta gelirli ve yüksek gelirli olmak üzere üç kategoride ele almaktadır.

GSMH’nın  de temel ölçüt olarak kullanılmasının yarattığı sorunları aşmak ve ekonomik gelişmişlik düzeyinin yanı sıra diğer faktörleri hesaba katmak için başka ölçütler de geliştirilmiştir.

Farklı yaklaşımlar geliştirme konusunda yapılan ilk çalışma Morris tarafından 1979 yılında yapılan “Yaşamın Fiziki Niteliği Endeksi”,(PQLI)’dir. Bu endekste insani gelişme ile ilişkilendirilebilecek üç göterge –bir yaşından başlayarak ortalama yaşam süresi, bebek ölümleri ve okuma-yazma oranı- kullanılmıştır. Her bir gösterge için performansı en kötü ülkeye 1, en iyi ülkeye 100 verilip, diğer ülkelere bu aralıkta  değerler atanmak suretiyle sıralanmaktadır. Daha sonra bu üç endeks ortalaması alınmak suretiyle birleştirilerek, tek bir endeks değerine ulaşılmaktadır[7].

1990’da BM Geliştirme Programı tarafından yayımlanan beşeri gelişme raporunda gelirin refahın ölçülmesinde kullanılan ölçütlerden biri olduğu, bunun yanı sıra sağlık, eğitim, hareket ve ifade özgürlüğü, çevre bilinci vb. diğer faktörlerinde hesaba katılması gerektiği vurgulanarak bunlara Beşeri Gelişme Ölçütü ( HDI) adı verildi. HDI ülkeleri kendi arasında karşılaştırarak en yüksek değere sahip ülkeye “1”,  en düşük değere sahip ülkeye “0”vererek oranları ortaya koymaktadır. Örneğin en yüksek ortalama ömür Japonya’da 78,6 yıl, en düşük ortalama ömür Sierra Leone’de 42 yıldır. Japonya 1 , Sierra Leone 0 kabul edilerek diğer ülkeler buna göre kıyaslanmaktadır. Beşeri göstergeler daha sonra tek endeks halinde birleştirilir.

1.3. AZGELİŞMİŞ ÜLKELERİN BELİRLEYİCİ ÖZELLİKLERİ

Azgelişmişliğin ana görünümleri şöyle sıralanabilir

Bağımlılık kuramını savunanlarca reddedilse de AGÜ’ de belki de en önemli sorun verimliliğin düşük olduğu tarım kesimiyle, verimliliğin yüksek, üretim tekniğinin modern olduğu iki sektörün yana yana bulunması ve geleneksel üretim araçlarının kullanıldığı tarımsal kesimin ekonomide üretilen değerlerin önemli bir kısmını yaratmasıdır.  1990 yılında Mısır’da tarımın GSMH içindeki payı %20, Suriye’de % 27, Hindistan’da % 31 , Sierre leone’de % 35, Afganistan’da % 53 ve Somali’de % 65 iken ABD’de % 2, Japonya’da % 3, İsviçre’de %4’tür.[10]

Modern kesimde gerekli mübadele mekanizmaları kurulmuş hatta uluslar arası piyasalarla bağlantıya geçilmiş, üretimde modern yöntemler kullanılarak verimlilik sağlanmışken,geleneksel kesimde bu mekanizmalar çok zayıf, sosyal mobilite çok düşük, gizli işsizlik çok yüksektir ve geçimlik düzeyde üretim yapılmaktadır.

1.4. KALKINMA İKTİSADININ GELİŞİMİ

Birinci Dünya savaşı ile İkinci Dünya savaşı arasındaki dönem azgelişmiş ülkelerin uluslararası ticaret sisteminin yıkılması sonucu büyük sarsıntılar yaşadığı bir dönem oldu. Bu sarsıntının doğal sonucu ricardiyen karşılaştırmalı üstünlükler teorisi ve uluslarsı ticaret sisteminin eleştirilmeye başlandığı yeni bir aşamaya girilmesi ve eklektik niteliği hakim olmasına karşın bir alt disiplin olarak kalkınma iktisadının ortaya çıkmasını sağlayacak düşünsel ortamın yaratılması oldu.

P. Rosenstein-Rodan 1943’de yayımlanan “Doğu ve Güneydoğu Avrupa’nın Sanayileşme Sorunları “ adlı makalesinin gelişme iktisadı alanında verilen ilk çalışma olduğu söylenebilir. Rosenstein-Rodan yatırımların optimal dağılımı için piyasa mekanizmasına güvenilemeyeceğini belirtmiştir.[11]Rosenstein-Rodan’a göre dengeli büyüme senkronize (birbiri ile uyum gösteren) yatırımlarla gerçekleşebilir. Bu yatırımların yapılması ise gelir ve talebi artırıcı bir rol oynayacaktır. Aksi durumda (uyumlu yatırımların yapılmaması ) talep ve dolayısıyla gelir artmayacaktır[12]. Bu çalışmanın ardından Nurkse, Hirschman, Mydral, Singer gibi diğer kalkınma iktisatçılarının çalışmaları gelmiştir.

Mydral, “ Economic Theory and Under-Developed Regions” adlı eserinde Neo-Klasik iktisat’ın sermayenin marjinal veriminin yüksek olacağı fakir bölgelere, emeğin de marjinal veriminin yüksek olacağı sanayileşmiş bölgelere kayacağı ve bu hareketlilik sonucu bölgeler arası dengesizliğin ortadan kalkacağı ve dengenin bu yolla sağlanacağı  önermesine karşılık, iki ülke arasındaki serbest ticaret ve serbest girdi hareketlerinin dengenin kurulmasına hizmet etmediğini; aksine iki bölge arasındaki girdi verimliliği ve getiri farklarını büyüterek yığımlı değişmelere yol açtığını savunmuştur. [13]

H.Singer “ The Disstribution of Gains Between İnvesting and Borrowing Countries” adlı eserinde yabancı yatırımların yatırım yapılan ülkeye ait sermayenin bir parçası sayılamayacağını, bu yatırımları yatırımı yapan sanayileşmiş ülkenin kendi yerli yatırımları olarak algılamak gerektiğini belirterek [14]AGÜ’deki uzmanlaşmanın yerli sanayinin kurulmasını engellediğini dolayısıyla sanayileşmenin genel eğitim düzeyinin yükseltilmesi, yaşama düzeyinin değiştirilmesi, yaratıcılığın artırılması, teknik bilgi birikimine yol açması gibi sosyal yararlarından bu ülkeleri yoksun bıraktığını savunur.

Ragnar Nurkse azgelişmiş ülkelerde hem arz hemde talep yönünde kalkınmayı destekleyecek öğeler bulunmadığını, bu iki unsurun durağan bir yapı oluşmasını sağlayacak olan bir kısır döngü yarattığını savunur.

Nurkse göre; kişi başına düşük reel gelir,düşük verimlilik demektir;düşük verimlilik kişi başına kapital kullanımın yetersizliğiyle ilgilidir; kapital yetersizliği, tasarruf kapasitesinin yetersizliğinden doğar; kişi başına düşük reel gelir de düşük tasarruf kapasitesinin açıkladığına göre, bu toplumlar tasarruf kapasitesi açısından, içinden çıkılmaz bir çember içerisindedir.[15] Diğer taraftan yatırım dürtüleri piyasanın genişliğiyle sınırlıdır; piyasanın genişliğini belirleyen başlıca etken, satın alma gücüdür; bu da AGÜ’ de düşük verimlilik dolayısıyla zayıftır; düşük verimlilik, üretimde kullanılan kapitalin azlığı; bu sonuncuda hiç olmazsa kısmen, düşük yatırım dürtüsüyle ilgilidir. Kapital arzı, tasarruf kapasitesi ve arzusu; kapital talebi, yatırım dürtüsüyle belirlendiğine göre, kapital teşekkülünün, hem arz hem talep yönünde, bir kısır döngü vardır. Kısacası bir ülke fakir olduğu için fakir kalır. Nurkse’ün kısır döngü tezi aşağıdaki şemayla açıklanabilir;

Fakirlik Kısır Döngüsü

 

 

 

 

 

 

 

           

 

 Kaynak: Dülgeroğlu, s.27

Libenstein ise AGÜ’ nün kısır döngüsünün toplumun içsel dinamiğine bağlı olduğunu ve bu yapının neredeyse istikrarlı bir fakirlik dengesine  yol açtığını savunur. Kişi başına gelirin geçimlik düzeyde bulunduğu koşullarda, kişi başına gelirdeki küçük artışlar, geliri eski düzeyine döndürecek etkenleri harekete geçirerek geliri kısa sürede eski düzeye döndürür. Özetle ;  AGÜ’de ne girişim yeteneği ve stoku, ne de büyümeyi teşvik edecek fırsatların varlığı, büyümeyi harekete geçirmeye yeterlidir.[16]

Colin Clarc ise yapısal değişim üzerinde durmaktadır. Bütün çalışmaları ampirik gözlemlere dayanan Clarc, ekonomideki temel sektörlerin ( tarım, sanayi, hizmetler) yapısını aktif nüfus paylarıyla birlikte dinamik bir yaklaşımla incelemiş; büyüme, üretim yapısı ve istihdamdaki değişmeleri ve primer sektörün (tarım) sürekli seconder sektör lehine (hizmetler) değiştiğini ortaya koymuştur[17]. Clark başlangıçta sektörler arası paylarda  çok yüksek olan tarımın gelişmenin hızlanması ile birlikte giderek azaldığını, sanayinin payının artarak belirli bir noktada üç kesimin paylarının eşitlendiğini, gelişme ilerledikçe paylar arasındaki farklılığın devam ettiğini belirtmiştir. Son safhada tarımın payı en aza inerken, sanayinin payı hizmetlere göre düşük kalmakla birlikte, tarımdan fazla olmaktadır. Clark’ın iddiası tarımla karşılaştırıldığında, sanayi ve hizmetler sektörlerinde verimlilik daha yüksek olma eğiliminde olduğundan,işgücünün daha verimli alanlara kaydırılmasının iktisadi büyümenin önemli bir kaynağı olacağıdır[18].

Nobel Ekonomi Ödülü’ nü kazanan iktisatçı S. Kuznets ise kalkınmayı ülke bazında uzun dönem değerlerini dikkate alarak incelemiş, sermaye birikiminde tasarruf ve yatırımlara ayrılan pay arttıkça milli gelirin arttığını gözlemlemiştir. Buna ek olarak ülke ekonomisinin ihtiyaç duyduğu döviz için, ihracat kapasitesinin artırılması gerektiğini vurgulamıştır.

Kuznets ekonomik kalkınma sürecinde ekonomik büyüme ile önce artangelir eşitsizliğinin, kalkınma sürecinin sonraki aşamasında azalmaya başladığını iddia etmiştir. Kuznets’in bu hipotezi iktisadi literatürde Ters-u hipotezi olarak adlandırılmış[19] ve ardılları tarafından bu konuda araştırmalar yapılmıştır.

Albert O. Hirschman gelişme iktisadına çok önemli katkılar sağlamış olan bir başka öncüdür. R. Nurkse gibi iktisatçıların Büyük İtiş yani tasarrufların artması ve yatırımlara dönüşmesi tezini kabul eden Hirschman bunların net dıştan yararların kaynak dağılımına olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için çeşitli sektörlerin bir arada gelişerek birbirini beslemesi yani dengeli kalkınma tezini reddeder. Gelişmiş ülkelerin performansını “The Stategy of Economic Development” adlı eserinde “verili kaynaklar için optimal bileşimleri bulmaktan çok, gizli, dağınık halde ya da kötü kullanılan kaynak ve yetenekleri bulmak ve ortaya çıkarmaya bağlar[22]. Lewis’ in eksik istihdam olgusunu genelleştirmeye çalışan Hirschman AGÜ’ in yalnız emek değil tasarruf, girişimcilik ve başka kaynaklar açısından da gizli rezervlere sahip olduğunu saptadıktan sora bu kaynakları harekete geçirebilmek için keynesgil reçetelerin yetersiz kalacağını “hız düzenleme araçları” ve “ baskı mekanizmaları” gerektiği saptamasının ardından, dengesiz büyüme stratejisini önerir.[23]

İKİNCİ BÖLÜM

KAPİTALİST GELİŞMEYİ MÜMKÜN GÖREN YAKLAŞIMLAR

Gelişme teorilerinin çeşitliliğine karşın iki ana eğilimden söz edilebilir. İlk eğilimi, azgelişmiş ülkelerle kapitalist gelişme ve sanayileşmeyi mümkün gören ve toplumların doğrusal bir gelişim çizgisi izleyeceğini savunan görüşler oluştururken, ikinci eğilimi azgelişmiş ülkelerin kapitalist olmayan bir yolla gelişebileceğini savunan görüşler oluşmaktadır.

Birinci yaklaşımların ortak özelliği kapitalist gelişmenin kaçınılmaz ve mümkün olduğunu kabullenmeleridir. Bu yaklaşımlardan modernleşme yaklaşımı, azgelişmişliğin kaynağını genellikle ülkenin yetersiz içsel dinamiklerine bağlamakta ve bu durumun aşılmasında dış müdahaleyi ya da desteği gerekli görür. Diğer bir yaklaşım yapısalcılıktır. Yapısalcılar serbest dış ticarette ortaya çıkan eşitsizliği vurgulamakla birlikte, sistemin sınırlarını fazla zorlamamaktadır. Ancak daha sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan Latin Amerika kökenli bağımlılık tezlerine kaynaklık edecektir. Neo-liberal yaklaşım ise, aslında Ortodoks iktisadın bir versiyonu olarak ithal ikameci sanayileşmenin tıkanma aşamasında ortaya çıkmıştır.

2.1. MODERNLEŞME KURAMLARI

Modernleşme; modernleşmek isteyen bir ülke ile modernleşmek için örnek alınabilecek diğer ülkenin varlığı durumunda bu iki kutbun etkileşimi sonucu ortaya çıkan, en yaygın biçiminde çağdaşlaşma yönünde gelişen bir uyum sürecidir.[24] Modernleşmeyi böyle tanımlamamızın nedeni ikinci dünya savaşı sonrası oluşan konjonktürde AGÜ’lerin sorunlarının gündeme gelmesinin ve sorunlarının tartışılmaya başlanmasının temel nedeninin Batı Avrupa kökenli iktisatçıların bu olayla ilgilenmesi ve kendisi gibi olmayanın niçin olamadığını, nerede bulunduğunu ve bu durumdan nasıl kurtulabileceğine dair tezlerin bu akademisyenlerce ortaya atılarak, azgelişmişlik olgusunu kendi ülkelerinin durumuna göre belirlemelerinden kaynaklanmaktadır.

Azgelişmişliği kapitalist gelişme sürecinin doğal bir parçası olarak kabul eden Rostow, Karl Marx’ın ilkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve nihayet sosyalist toplum olarak ayırdığı ve tarihsel gelişimin ana hatlarıyla bu toplumsal biçimlerde yaşandığı tezine karşılık “İktisadi Gelişmenin Merhaleleri” adlı eserinde toplumsal gelişimi  beş aşama ayırmış ve bu aşamaları şöyle sıralamıştır.[25]

1)Geleneksel Aşama: Geleneksel topluma tekabül eden bu safhada tarım temel ekonomik faaliyettir.

2)Harekete Geçiş Aşaması: Gelişmenin başlaması için ön şartlar bu aşamada hazırlanmaktadır. Batı Avrupa’da bu aşamaya 17.yy’ın sonları ile 18.yy’ın başlarında dünya pazarının genişlemesi, rekabetin getirdiği dinamizm, modern bilimsel buluşlar ve tarımsal alandaki gelişmelerle girilmiştir. Bu safhaya ilk geçen ülke İngiltere’dir.

3)Kalkış Aşaması (Take-off): Rostow’un üzerinde en fazla durduğu aşama olan kalkış kendi kendini besleyen gelişmenin başlangıcıdır. Kalkışı başlatan etkenler, siyasal bir devrim, buharlı makineler kadar etkili sonuçlar doğuracak buluşlar veya uluslararası ticarette ortaya çıkan lehte sayılabilecek denge değişiklikleri olabilir[26].Bu devrede iktisadi gelişmesini tamamlayan güçler topluma hakim olur, kalkınma normal seyrine girer, karlar tekrar yatırıma dönüşerek geometrik getiri sağlar, siyasal alanda ise iktisadi modernleşmeye inanan siyasi bir grup iktidara gelir. Kalkış aşamasında yatırım ve tasarruf hızı milli gelirin % 10’unun üstüne çıkar. Rostow çeşitli ülkelerin bu aşamaya  giriş ve tamamlama tarihlerine ilişkin bilgiler vermiştir.

Kalkışa Geçme ve Çeşitli Ülkeler

 

Ülkeler İngiltere Fransa Belçika Amerika Almanya İsveç Japonya Rusya Kanada Türkiye Hindistan Arjantin Çin
KalkışaGeçme 17831802 18301860 18331860 18431860 18501873 18681890 18781900 18901914 18941914 1937 1952 1932 1952

 

Kaynak:R. W. Rostow, s.64

4)Olgunluk Aşaması: Bu safhada modern teknoloji her alana yayılmakta ve uzun ve kuvvetli bir ilerleme dönemine girilmektedir[27]. Bu aşamada ekonomi uluslararasılaşmış, ithalat ve ihracat artmış, milli gelirin % 10-20’si yatırıma giderken gelir artışı nüfus artışının önüne geçmiştir.

5)Kitle Tüketimi Aşaması: Ekonomik ağırlık tüketim mal ve hizmetlerine kaymıştır. Toplum arzdan çok talep ve refahla ilgilenmeye başlamıştır[28]. Rostow’a göre ABD bu aşamadan çıkmak üzere Batı Avrupa ve Japonya ise bu safhaya yeni girmektedir. Toplumda gıda, konut ve giyinme gibi temel ihtiyaçları aşan tüketim hakimdir.

Rostow için modernleşme kaçınılmaz bir süreçtir. Bu toplumların yatırım yapacak olanaklardan yoksun olmaları sorununun dış müdahale ile aşılacağından hareketle modernleşme uğruna gelişmemiş ülkelerin kolonileştirilebileceğini ileri sürmüştür[29]. Bu düşünce ABD yönetimini etkilemiş ve ABD’nin az gelişmiş ülkelere yaptığı yardımlar artmıştır.

W. A.   Lewis’in temel varsayımı ise nüfusun sermaye ve kaynaklara göre fazla olduğu ülkelerde,  sınırsız bir işgücü arzının varolduğu ve bu işgücünün ekonominin tarım ve süreksiz işler gibi alanlarda yığılarak çok düşük hatta sıfır marjinal verimlilikle istihdam edildiğidir[30]. Nurkse ve Booke ile az gelişmiş ülkelerin ekonomilerinde ikili bir yapı olduğu savını paylaşan Lewis, modern yöntemlerle üretimin gerçekleştirildiği kapitalist sektörde emeğin marjinal verimine göre daha yüksek kişi başına gelir elde ettiğini belirtir. [31]

Lewis emeğin sınırsız olmasından hareketle ücretleri yükseltmeden ve karları düşürmeden üretimin devamının sağlanacağını ve gelirlerin belirli bir süreç içinde kapitalist kesime aktarılacağını, artan karların tasarrufları; artan tasarruflarında yatırımları artıracağını, diğer bir deyişle gelirin kapitalistlere akması onların yüksek marjinal tasarruf meyli ve marjinal yatırım meyline ulaşmalarına yol açacağını savunur. Lewis’im bu tezi aşağıdaki şekle dayanarak açıklanabilir.

Lewis’in Sınırsız Emek Kuramı

 

 

 

 

 

Kaynak: Dülgeroğlu, s.49

Önce işçiye ödenen ücret emeğin payı: OWbb’, kapitalistin payı: AWb  kadardır.

Kapitalistler aldıkları payı yeni yatırımlarda kullanacaklardır. Bu durumda ise: emeğin yeni payı 0Wdd’ kadarken; kapitalistin payı CWd kadar olacaktır ve CWd > AWb’dir.görüldüğü gibi kapitalistin payı daha fazla artmıştır[32]. Ek olarak modern sektördeki minimum ücret, geçimlik üretim yapan geleneksel sektördeki ücretlerin üzerindedir.

Lewis’in ortaya koyduğu model kapitalist sınıfın gelirinin artmasının öneminin vurgulamaktadır. Çünkü yüksek gelir elde edilmesi durumunda daha fazla tasarruf ve yatırım yapma olanağı karşımıza çıkar. Büyüme için karlar kapitalist sınıfta birikecek  ve ücretler belli bir seviyede kalacağı için GSMH’dan yatırımlara gidecek miktar artacaktır. Bu ise daha fazla üretim ve büyümeyi ifade eder.

Modernleşme yaklaşımı, azgelişmiş ülkelere gelişmeleri için batı Avrupa’nın izlediği varsayılan yolu önermekte ve ekonomik, toplumsal, kültürel yapıyı kapitalist bir niteliğe büründürmek için, yani ulusal burjuvazinin geliştirilmesi, geleneksel yöntemlerin tasfiyesi, toplumsal kültürün çalışma- üretme yönünde yeniden tanımlanması, pazarın genişletilmesi vb. adımların nasıl atılacağı sorusuna cevap aramıştır. Bu yaklaşıma göre  sorun azgelişmiş, ülkelerin iç yapısında gizlidir ve  bu yapıyı ancak sanayileşmiş ülkelerin yardımı kırabilir.

2.2. YAPISALCI YAKLAŞIM

ECLA çevresinin kapitalist gelişmeyi mümkün gördüğü ilk aşamanın öncüsü R. Prebish’tir. BM‘ye bağlı ECLA’nın (Latin Amerika Ekonomik Komisyonu) başkanlığını yürüten Prebisch uluslararası ticaretin karşılaştırmalı üstünlükler teorisinin öngördüğü gibi tüm ülkelerin çıkarına işlemediğini; aksine bu ilişkide sanayileşmiş ülkelerin her zaman kazançlı çıktığını, uluslararası ticaretin sürekli olarak AGÜ aleyhine işlediğini savunmuştur.

“Bu varsayıma göre,teknik ilerlemenin faydaları bütün topluluğa ya fiyatların düşmesi veya gelirlerin yükselmesi yoluyla yayılır. Hammadde üreticisi olan ülkeler, uluslararası mübadele ile , faydadan paylarını alırlar; dolayısıyla sanayileşmeleri gerekmez. Eğer sanayileşirlerse daha az etkin olmaları, mübadeleden sağlayacakları geleneksel faydaları kaybetmelerine yol açar.[33]

Prebisch  bu varsayımın sanayileşmiş ülkelerde yer alan güçlü işçi örgütleri ve sermayenin olügopolcü niteliği nedeniyle ya fiyatların düşmesinin engellendiğini veya düşüşün verimliliğin altında kalması sonucu doğrulandığını ; diğer bir ifade ile teknik ilerlemenin meyvelerinden sanayileşmiş ülkelerin işçi ve patronlarının yararlandığını kabul eder. Oysa AGÜ’ de işçi örgütlerinin cılızlığı ve diğer hammadde ihracatçısı ülkelerin rekabeti nedeniyle ilerleme veya verimlilik artışlarının faydasının fiyat düşüşleri yoluyla sanayileşmiş ülkelere aktarıldığını ifade eder.[34] 1938 yılını baz yıl olarak kabul eden Prebisch 1876-80 dönemine nazaran çevre ülkelerin merkez ülkelerle olan dış ticaret hadlerinin % 30 düzeyinde AGÜ’in aleyhine azaldığını göstermiştir. Sanayileşmiş İngiltere’nin dış ticaret haddi 1870’lerde 100  iken; 1938’ de 170’ e çıkmıştır[35].

Dış ticaret hadlerinin AGÜ aleyhine dönmesine neden olan faktörler üzerinde duran ve bu faktörleri açıklayan Singer-Prebisch adı verilen tezde dış ticaret hadlerinde bozulmaya neden olan faktörler şunlardır;

a-      Taleple ilgili faktörler

– Gıda Maddeleri Talebinin Azalması: Azgelişmiş ülkelerin ihracatında gıda maddeleri önemli bir yer tutmaktadır. Engel Kanununa göre gelir arttıkça gıda maddelerine yapılan harcamaların azalması dolayısı ile AGÜ açısından önemli bir kalem olan gıda maddelerine talep artışı yavaşlamaktadır.

– Doğal Hammaddelerin Yerine Yapaylarının Geçmesi: Sentetik maddeler AGÜ’in ihraç ettiği hammaddelerini ikame etmesi dolasıyısı ile talep azalmakta ve fiyatlar düşmektedir.

– Gelişmiş Ülkelerde Tarım Kesimini Koruyucu Önlemler: Çoğu sanayileşmiş ülke tarım ürünleri ithalatına kısıtlamalar getirmiştir.

b-      Arzla ilgili faktörler

– Teknolojik Yenilikler ve Faktör Artışları: İhracat kesiminde ortaya çıkan teknolojik yenilikler tarımsal ürünlerin arzını bollaştırarak, fiyatların düşmesine neden olur.

– Tekelci Kuruluşların Etkisi: Güçlü işçi örgütü ve tekelci kuruluşların varlığı verimlilik artışlarını sanayileşmiş ülkelerde ücret ve karlar şeklinde alıkonmasına imkan verirken azgelişmiş ülkelerde bu mümkün olmamaktadır.

c-  Katı Ekonomik Yapı: Az gelişmiş ülkelerde ekonominin yapısal esnekliği çok düşüktür. Eğer bir ekonomide ihracat fiyatlarındaki düşme karşısında, kaynaklar ihracat kesiminden kolayca yurt içi kesimleri aktarılabiliyorsa, fiyatlardaki düşüş en az ekonomik zararla atlatılabilir.Fakat az gelişmiş ülkelerde  ekonomik yapı genellikle çok katı olduğundan uğranılacak kayıplar da o derece büyük olmaktadır.

Yapısalcılar planlamayı, Keynesci yaklaşımdan daha kapsamlı, doğrudan doğruya sanayileşmeyi hedefleyen, ekonominin yeniden yapılanmasını sağlayacak bir devlet müdahalesini ve bölgesel bütünleşmeyi öngörüyorlardı. Prebisch’e göre Latin Amerika ülkelerinin içinde bulundukları zor durumdan kurtaracak olan tek yol ithal ikamesi politikalarıyla sanayileşmeye çalışmalarıdır[36]. Bu noktadan hareketle rastgele ithal ikamecilik, planlı ithal ikamecilik ayrımı yapılmaktadır. İlki nihai mamül üretiminden başladığı ve ithal girdilere dayalı bir üretim sürecine neden olduğu için dışa bağımlılığı artırmaktadır. İkincisi ise dünya ekonomisine olan bağımlılığı azalttığı ölçüde bunalımdan çıkışı sağlayacaktır[37].

Bu politikanın uygulama sonuçları ile ilgili Çağlar Keyder tarafından yapılan değerlendirmede ise bazı mallarda, yerli üreticiler tarafından üretilebilecek mallarda koruma getireceği fakat bu üretim için gerekli sermaye ve hammadde ithal edileceği için, ithalatı azaltmayacağı aksine sanayi malları üretiminin bir fonksiyonu olarak dışa bağımlılığı artıracağı gerekçesiyle eleştirilmektedir.[38]

Başkaya ise “ içe dönük model bir yandan özellikle teknolojik ve finansal bağımlılık yaratıp, derinleştirirken, yeteri kadar istihdam yaratamıyor.Gelir dağılımı dengesizliğini daha da derinleştiriyor. Sanayinin GSMH içindeki ağırlığı artarken yaratılan istihdam sınırlı kalıyor” diyerek ithal ikamesi yoluyla sanayileşmenin bir diğer zaafına işaret etmektedir[39].

Yapısalcı paradigma yapısal sorunlara yapılan vurguya rağmen, az gelişmiş teknik bir sorun olarak ele alıyor ve yer yer geleneksel iktisat teorisine bir tepki olarak ortaya çıkmakla birlikte modernleşmeci paradigmayı aşamıyordu.

2.3. NEO-LİBERAL YAKLAŞIM

1970’li yıllarda ortaya çıkan stagflasyon krizi ithal ikamesi yoluyla kalkınmaya çalışan AGÜ’leri ve bir kalkınma stratejisi olarak ithal ikameci sanayileşmeyi dışa bağımlılık sonucu ağırlaşan dış borç yükü nedeni ile  tıkanıklık yaşanan bir dönemde yakaladı. Küreselleşmenin gündeme geldiği bu dönemde azgelişmiş ülkelerde piyasaya minimum müdahaleyi savunan ve aslında söylemleri Ortodoks iktisadın söylemlerinin tekrarından ibaret olan Neo-Liberal tezler tekrar yükselişe geçti.

Neo-Liberal yaklaşıma göre olumsuzluğun gerisinde ekonomiye devlet müdahalesinin aşırıya vardırılmış olması yatmaktaydı. Devletin aşırı kaynak kullanım ve israfı çok büyümüş ve özel girişimi engeller hale gelmişti. Bu tezi savunanlar kamu harcamalarının artış oranının, büyüme oranından % 2.9 daha fazla arttığını iddia etmişlerdi[40].

Üzerinde önemle durdukları bir diğer nokta ise işgücü piyasasında işçi örgütlerinin esnekliği ortadan kaldırmasıdır. Büyük sendikalar ve konfederasyonlarda örgütlü işçi sınıfı, işgücü piyasasında bir tekel oluşturarak, aşırı isteklerde ısrar ederek, ücretleri yukarıya çekerek; ücret-verimlilik dengesini bozmakta ve istihdamın artırılmasını engellemektedir[41].

Milton Fredman tezinde aşırı para arzını ekonomide yaşanan düzensizliklerin ve yapısalcıların yapısal uyumsuzluklara, tıkanıklara ve yeterli esnekliklerin bulunmayışına bağladıkları [42]enflasyonun nedenlerinden biri olarak göstererek, bu düzensizlikleri ortadan kaldıracak tedbirlerinde doğal olarak parasal olacağını savunmuştur. Nitekim Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası mali kuruluşların azgelişmiş ülkelere önerdikleri geleneksel istikrar ve yapısal uyum programlarında istikrarın sağlanması ve ödemeler dengesindeki açıkların kapatılmasında parasal önlemler geniş yer tutmaktadır. Çünkü bu programların ardındaki iktisadi doktrin parsalcı ve neo-klasik görüşlerin bir sentezi olan [43]neo-liberal anlayıştır.

Bu öncüllerden (aşırı para arzı, aşırı değerli döviz kuru, kamu kesimi yatırım-tasarruf dengesizliği) ekonomide istikrarın sağlanması için sıkı para politikasına ilaveten gerçekçi kur uygulamaları ve talebi daraltıcı politikaların uygulanması gerekli görülmekte ve ihraç edilebilir mal fazlası yaratılarak, bu mallara dış pazarlarda rekabet gücü kazandırma amaçlanmaktadır[44]. Neo-liberal yaklaşımlarca önerilen ihracata yönelik sanayileşme stratejisinin başarısı için çeşitli koşulların varlığı gereklidir.

–          İhraç edilecek ürünün miktar, fiyat, kalite yönünden uluslar arası pazarlarda rekabet edebilecek özelliklerde olması gerekmektedir.

–          İzlenecek politikaların ihracatı özendirecek ve artıracak şekilde oluşturulması zorunludur. Bu nedenle ihracata yönelik gerekli teşviklerin sağlanması ve döviz kurunun ihracatı özendirecek düzeyde tutulması zorunludur.

–          İhracata yönelik stratejinin başarısında dış talep koşullarının önemli yeri vardır. Başarı şansını artıracak olan diğer bir faktör ise Pazar olanaklarının genişliği ve dünya konjonktürünün yükseliş döneminde bulunmasıdır.

–          İhraç mallarının dış talep ve iç arz esnekliklerinin yüksek olması diğer bir koşuldur.

İktisadi literatürde bu koşullar üzerinde konsensüs sağlanmıştır.

Korkut Boratav’ın bu konuda farklı bir düşüncesi vardır; bunalım koşullarında önemli boyutlarda atıl kapasite içinde varlığını sürdüren bir ekonomide iç taleple ihracatın birbirine rakip kalemler olmaktan çıkarak, orta vadede “ihracatı destekleyen bir ithal ikamesi” politikasının tutarlı olabileceğini savunur[45].

Neo-liberal yaklaşım çerçevesinde değerlendirilmesi mümkün ve azgelişmiş ülkelerde yapısal farklar bulunduğunu savunan tezlerle çatışan başka iktisatçılarda  bulunmaktadır.

Schultz, antropologların Hindistan’da ve Latin Amerika’da yaptığı araştırmalara dayanarak, azgelişmiş ülkelerde bulunan geçimlik tarım işletmelerini tam rekabet kapitalizmine ve bunun yüksek etkinliğine örnek göstererek ikili ekonomik yapıyı savunan tüm iktisatçılarla çatışır. Schultz’a göre bu kesimde gizli işsizlik ve bunun ima ettiği kaynak dağılımı etkinsizliği ne teorik ne de istatistiki olarak desteklenebilir; Kapitalizm evrenseldir, dolayısıyla gibi gizli işsizlik gibi bir durum  söz konusu olamaz[46].

Haberler gizli işsizliğin ithal sınırlamalarının haklı göstermek için kullanıldığına dikkati çeker ve tarımda üretim tekniği ve çalışma koşullarını değiştiren koşullarda bir nüfus fazlasının ortaya çıkabileceğini ancak bunun sanayileşmiş ülkeler içinde söz konusu olduğunu belirtir. Ayrıca Haberler serbest dış ticaret ve karşılaştırmalı üstünlüklerin gelişme üzerinde olumlu etkileri olduğunu da savunur[47].

Bir başka karşıtlık/çatışma ise özel girişim ve piyasa mekanizması yoluyla kalkınma ve sanayileşmeyi hedefleyen devlet müdahalesi konusundadır. P. T. Bauer ve B. S. Yamey milli gelirin tüketim-yatırım arasında bölüşümünü kamu yetkisinden alıp;bireysel tercihlere bağlamaya taraftırlar. Fakirlik kısırdöngüsü tezine karşı çıkarak uzun dönemde bu kısır döngünün geçerli olmadığını savunurlar.

“ Kanımızca genellikle bu sistem (milli gelirin tüketim-yatırım arasında bölüşümünü kamu yetkisinden alıp, bireysel tercihlere bağlayan sistem) varolan kaynakların etkin bir kullanımını sağlar ve kaynakların artışını teşvik eder.”[48].

H. Johnson  ise çok uluslu şirketlerin (ÇUŞ) azgelişmiş ülkelerin kalkınmasına iki yoldan katkı sağladığını düşünmektedir. Birincisi, ÇUŞ’lar hem kullandığı işgücünü eğiterek hem de üretimde kullandığı girdileri üretenlere “verimli bilgi” yaymak¸ ikinci katkısı ise ödediği vergiler yoluyla üretim kesimleri arasında yol açtığı eşitsiz gelişmeyi  gidermektir. ÇUŞ’ların karlarını eleştirmeyi anlamsız bulur; çünkü az gelişmiş ülkeler, görevleri verimli bilgi kullanmak olan ÇUŞ’lardan bu bilgiyi sağlıyorlarsa bunun bedelini de ödemelidirler[49].

Bu yaklaşım tek kutuplu dünyada kapitalizmin mutlaklığı söyleminin etkisiyle oldukça güç kazanmış ve 1980’li yıllardan sonra gerek dünya ekonomisini gerekse ulusal ekonomilerin işleyişini belirleyen bir politika demeti olarak uygulanmıştır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

BAĞIMLILIK TEORİLERİ

Bağımlılık teorileri 1960’lı yıllarda azgelişmişlik konusunda hakim olan modernleşme yaklaşımına ve Latin Amerika’da sürdürülen gelişme politikalarına bir tepkinin sonucunda, azgelişmişlik sorununa çevre ülkelerin cephesinden bir bakış olarak doğmuştur. Yapısalcılık ve Marksizm olmak üzere iki kaynaktan beslenen bağımlılık okulu çevresinde iki farklı yaklaşım belirmiştir. Birinci grup uluslararası ilişkilere ek olarak, bağımlı toplumların dinamiklerinin belirlemede yerel ilişkilerin rolünü vurgularken, diğer grup sadece uluslararası ilişkileri dikkate alarak bağımlılık olgusunu açıklamaya çalışmıştır.

Baran ve Frank’ın kurduğu kuramsal çerçevede kalkınma sermaye birikimi sonucu ortaya çıkar. Azgelişmişliğin nedeni periferide üretilen artı değerin üretken olmayan dağıtımı ve önemli bir bölümünün ticaret yoluyla merkez ülkelerine transfer edilmesidir. Öte yandan Cardoso ve Faletto gibi yapısalcı gelenekten beslenenler, bağımlı toplumların gelişimini açıklamak için ulusal sınıf ilişkilerinin dinamiğini yorumlama gereğini vurgulamaktadırlar. Bu eğilimi temsil edenlerde bağımlılık, ulusal sosyal sınıflar ile periferideki gelişme olanaklarını kısıtlayabilecek koşulları dayatan merkez ekonomilerdeki kapitalist gruplar arasındaki ilişkilerin sonucudur[50].

3.1. NEO-MARKSİST BAĞIMLILIK KURAMLARI

1900’lü yılları başında Marksist teori ve Marksist teorisyenlerin ilgi noktası gerçekleşen Rus devrimininde etkisiyle azgelişmiş ülkeler değil, sosyalist-kapitalist sistem ikilemi çevresinde beliren konular olmuştur. Ancak 1950’li yıllardan başlayarak Marksizmden etkilenen kimi iktisatçıların ilgisi azgelişmiş ülkelere kaymış ve tahlillerinin odağına bu ülkeler yerleşmiştir.

Bu tezler Marks ve Engels’in kapitalist yayılmayı ve sömürgeciliği, dünyanın geri kalmış bölgelerindeki prekapitalist sosyo-ekonomik ve kültürel yapıları tasfiye edeceği, kapitalist ilişkileri yaygınlaştıracağı, dünyayı homojenleştireceği, sonuç olarak sosyalist düzene geçişin maddi koşullarını oluşturacağı düşüncesi ile olumlu ve arzulanır bir şey olarak değerlendirdikleri[51] klasik Marksizmin Avrupa merkezci bakış açısından bir kopuşu temsil eder.

Bu çerçevede Paul Baran, A. G. Frank, Samir Amin, Emmanuel, Wallerstein ve son olarak da Dos Santos incelenecektir.

3.1.1. Paul Baran: Ekonomik Azgelişmişliğin Nedeni

Büyümenin ekonomi politiği( The Political Economy of Growth) adlı eseriyle Neo-Marksist yaklaşıma önemli katkılar sağlamış bulunan Baran ekonomik azgelişmişliği yaratan nedenleri açıklamaya çalışmıştır.

Baran, Batı Avrupa’da kapitalizmin gelişmesini avantajlı coğrafi konumuna, ticareti ve gemiciliği geliştirerek, azgelişmişi ülkeleri yağmalamasına  yol açan yetersiz doğal kaynağa sahip olmasına, feodalizmin son döneminde tarımda saplanan verimlilik artışına bağlamıştır[52]

Baran’a göre Marks’ın aksine kapitalizmin merkezden çevreye doğru yayılması, benzer koşullar doğurmak yerine, “azgelişmişlik” üretmektedir. Diğer bir eleştiride kısırdöngü tezlerine yöneliktir; Nurkse’ün aksine üretimde bir yetersizlik olmadığını, mutlak olarak büyük olmasa da kitle tüketiminin çok düşük olması nedeniyle, mevcut artığın yüksek oranlı bir büyümeye olanak verecek düzeyde olduğunu[53], bu artığın merkeze transferi ve ithal lüks ürünlerin alınması gibi verimsiz alanlarda  kullanılarak, azgelişmiş ülkeleri yatırılabilir kaynaklardan mahrum ettiğini savunmuştur.

Hindistan’ın 18. yy’da İngiltere düzeyinde bir tekstil sanayiine sahip olduğunu, ancak İngiltere tarafından işgal edilmesi ile birlikte, bu sanayiinin yıkıma uğratıldığını savunan, Baran, azgelişmişliğin, kolonileştirmeyle birlikte sanayileşmiş ülkelerin, azgelişmiş ülkelerde ortaya çıkan ekonomik artığı kendi ülkelerine aktarmaları sonucu ortaya çıktığını savunmuştur.

Toplumsal parazit olarak adlandırdığı “lümpen burjuvazi”de üzerinde durduğu bir diğer önemli kavramdır. Lümpen burjuvazi ile gerçekten üretici olmayan, ancak kapitalist ekonomik sistem için vazgeçilmez bir yere sahip olan grupların oluşturduğu sınıfı kasteder ve bu sınıfın sanayileşmiş ülkelerin sömürüsünden geriye kalan artığın emeğe yansımasını engellediğini savunur[54].

3.1.2. Andre Gunder Frank: Azgelişmişliğin Gelişmesi

            Azgelişmiş ülkelerin XVI. ile  XIX. ya da XX. yy. arasında doğmakta olan dünya çapındaki kapitalist sistemle bütünleştiklerinden beri, üçüncü dünyanın çeşitli bölgeleri önce Batı Avrupa yakın zamanlarda da  ABD hakimiyetinde olan  kapitalist dünya ekonomisinin tamamlayıcı parçaları haline geldiğini savunur[55]. Dünya ekonomik sistemini bu düşünce ile metropol-uydu ilişkilerinin hakim olduğu hiyerarşik bir bütünlük olarak algılar.

Frank’a göre, metropol,ekonomik artığı uydudan çekerek, kendi gelişmesi için kullandığından dolayı gelişmiş, uydu ise kendi artığını kullanamadığı için azgelişmiştir[56].

Azgelişmişlerin sistemin tamamlayıcı parça durumuna gelme sürecini üç aşamada inceler. Birinci aşamada  Latin Amerika fetihle birlikte ticari kapitalizmin tek dünya sisteminde giderek artan bir tabiiyet ve ekonomik bağımlılık durumu içine yerleşmiştir[57]. Bu dönemde doğal ve beşeri kaynakların sömürüsü aşırı boyutlara varmıştır.  Frank bunu ihraç ekonomisinin belirleyici özelliği olarak ele alır.

İkinci aşamada kapitalist metropollerle olan bağımlılık ilişkisinin, Latin Amerika toplumunun kültürü dahil, ekonomik ve sınıfsal yapısını da oluşturduğu ve değiştirdiği dönemdir. Bu dönüşümün tarımsal yapıdaki  karşılığı dış talepteki dalgalanmalara bağlı olarak belirlenmiştir.

Üçüncü ve son aşamada yerli burjuvazinin hükümetleri ve diğer araçları kullanarak, Latin Amerika’nın toplumsal ve siyasal yaşantısında yabancı endüstri ve ticaretin elinde edilgin bir araçtan başka bir şey olmayarak, lümpen bir gelişim, diğer anlamıyla azgelişmişlik ürettiğini ve sürdürdüğünü ifade  eder[58]. Geri kalmış ülkelerde belli bir aydın grubundan, sanayiciden, tüccardan ya da meslek sahibinden bahsetmek doğru değildir. Bunların hepsi dışarıyla çıkar birliği içinde yaşayan lümpen burjuvayı oluşturmaktadır. Bu nedenle azgelişmiş ülkelerdeki yapıyı algılamak için  içsel yapıyı belirleyen üretim ilişkileri ve sınıfsal yapı üzerinde durmaya gerek duymaz[59] ve sorunu ticari ilişkilerin belirlediği bir sistem sorunu olarak ele alır.

3.1.3. Samir Amin: Tıkanmış Kalkınma

Amin dünya ekonomik sistemini iki parçaya ayırarak incelemesine başlar. Birinci parçaya merkez ülkeleri (Self-Centered Systems), ikincisine ise çevre sistemleri (Peripherial Systems)  adını veriyor. Merkez sistemlerinde üretim kitleseldir ve emek-sermaye çelişkisinin en alt düzeyde olduğu bir kendine yeterlik durumu vardır. Merkez sistemleri kendi iç dinamiklerini kurmuştur[60]. Amin’e göre öz merkezli bir sistemde belirleyici eklemlenme tüketim mallarının üretimiyle, tüketim mallarını üretmeye yönelik sermaye mallarının üretiminin birbirine bağlayan eklemlenmedir[61]. Merkez ülkelerdeki ekonomik yapıda bu tür bir eklemlenme bulunmaktadır.

Çevre ülkelerde ise kapitalist yayılma ekonomik sistem üzerinde aşırı düzeyde bir çarpıtma, biçimsizleştirme eklemsizleştirme yaratmıştır. Kapitalizmin bu ülkelere doğru genişlemesi, iç yapıyı çarpıtarak, içe dönük, kendine ait öz eklemlenmesi olan iç bütünlüğü ve tutarlılığı olan bir ekonomik yapının oluşmasını engellemekte ve dolayısı ile iç bütünlüğü ve tutarlılığı olmayan bir ekonomik yapı ortaya çıkararak, gelişmenin yolunu tıkamaktadır[62].

Amin’e göre azgelişmiş ekonomilerin ayırdedici özellikleri şunlardır;

– Azgelişmiş çevre ekonomilerinde sektörler arasında merkezdekine benzer bir eklemlenme bulunmamaktadır. Bu istisnai bir durum değil, kuraldır.

– Ekonominin değişik sektörleri arasında önemli verimlilik farkları bulunmaktadır.

–  Azgelişmiş ekonomilerde şişkin bir hizmetler sektörü mevcuttur.

Çevrenin merkeze entegrasyonu ve bu entegrasyonun yoğunluğu, merkez kapitalizminin ihtiyaçları doğrultusunda olmaktadır. Bunun sonucunda ilk aşamada ekonomik yapı yabancı sermayenin faaliyet gösterdiği ihracat sektörü lehine biçimsizleşmekte, ikinci aşamada ise hizmetler lehine biçimsizleşme ortaya çıkmakta, kurulan sanayiler hafif sanayiler olmaktadır.

3.1.4. Emmanuel: Eşit Olmayan Değişim

Emmanuel’e göre eşit olmayan uluslar arası ticaret koşullarının kaynağı, ülkeler arasında sermaye serbest bir şekilde dolaşırken, emeğin serbest dolaşımına izin verilmemesidir. Azgelişmiş ülkelerde emek sanayileşmiş ülkelere göre oldukça ucuzdur. Bir üretim faktörü olarak emeğin göreli ucuzluğu, aynı malın azgelişmiş ülkelerde daha ucuza mal edilmesini sağlamakta; bu durum azgelişmiş ülkelerin emek-yoğun malların ihracatçısı durumuna getirmektedir. Bunun mantıki sonucu şudur; düşük ücret düzeyinin söz konusu olduğu bir ülke yüksek ücret düzeyinin söz konusu olduğu bir başka ülke ile ticarete giriştiğinde, sürekli olarak belli bir ihracat karşılığında daha az ithalat yapar duruma düşecektir.

Emmanuel yüksek ücret düzeyinin kalkınmayı teşvik ettiğini savunmaktadır. Düşük tüketim tezleri ile bu noktada çakışan emmanuel, sermayenin talebin yüksek bölgelere kayacağını(dolayısı ile ücretin yüksek olacağı), bu kaynak transferinin daha fazla yatırım ve daha yüksek büyüme oranları, bu olguların ise birikimli bir süreci ortaya çıkaracağını savunmuştur[63]. Bu durumun yüksek teknoloji kullanımı yönünde baskı yapacağını ve ileri teknoloji kullanımını teşvik edeceğini de belirtmiştir.

3.1.5. Wallerstein: Dünya Sistemi Kuramı

Modernleşme kuramlarının etkisini azaltmada etkili bir kuram yaratma iddiasıyla ortaya çıkan Wallerstein, dünya düzenini açıklamakla işe başlar.

Wallerstein’e göre günümüze kadar üç sistem varolmuştur;

1- Mini Sistemler; İnsanların çok küçük topluluklar halinde dar bir yönetimsel yapı ile gelişmemiş ve sınırlı bir toplumsal yaşam sürdüğü bir sistemdir.

2- Dünya İmparatorlukları; Mini sistemlerin genişlemesi ve parçalara ayrılarak yayılması sonucu, M.Ö 8000 ile M.S 1500 arasında varolan kültürel ve yönetsel açıdan gelişmiş, ekonomik aktivitelerin belli merkezlerde toplandığı bir sistem olarak tanımlar.

3- Dünya Ekonomileri; Artı değerin tekelci bir ortam kurmayı başaranlarca çekilip alınmasını kolaylaştırmak amacıyla, geniş siyasi ve kültürel örgütlerle devletlerin oluştuğu bir sistemdir.XX. yy. başında tek bir sistem ; kapitalizm tüm dünyaya hakim olmuştur. Ancak kapitalizmin dünyaya hakim olması realitesini, onun tek seçenek olması ile açıklamaz; Wallarstein ‘a göre kapitalizm seçeneklerden biridir; onun yaşanıyor olması mutlak olmasını ve gelişimin ulaşacağı doğrusal bir sonuç olarak algılanması gerekmediğini açıklamaya çalışır.

Bir dünya ekonomisi olarak kapitalizmin iki dinamik ilişki biçimi içerdiğini savunur. İlki burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki ilişkidir; bu ilişki biçiminde sermaye birikimi ve mülkiyet hakları yönetici sınıfa üretimin doğası ve üretim miktarın hakkında karar verme olanağı sağlar. Diğer ilişki biçimi ise mekansal uzmanlaşma hiyerarşisi yoluyla ortaya çıkan merkez-çevre kutuplaşması biçimindeki eşitsiz ilişkidir[64].

Bu sistemdeki güçler dengesini üç kategoriye ayırarak inceler; artı değeri zayıf ülkelerden çekebilen merkez devletler; genellikle tarıma dayalı üretim yapan ve düşük ücretle üretilen malları ihraç ederek ayakta duran sömürüye açık çevre ülkeler ve son olarak ta bu ikisi arasında yer alan ne varsıl ne de yoksul bir orta grubu temsil eden yarı çevre ülkelerden oluşan bir dünya sistemi tanımlar. Bir ülkenin çevreden yarı çevreye oradanda merkeze geçişini mümkün görür. Aksi halde sistem içi gerilimin ortadan kaldırılamayacağını savunur. Ancak  günümüz koşullarında merkez, yarı çevre ve çevre ülkelerin sınırları çok iyi bir şekilde çizilmiş olduğunu ve mobilitenin mümkün olmadığını ekler.

            3.1.6. Dos Santos: Bağımlılığın Özellikleri

Eşitsizlik üzerine inşa edilmiş biri hakim diğeri bağımlı iki ülke arasında ilişki kurulduğunda bağımlılık ilişkisinin ortaya çıktığını belirten Santos hakim ülkenin tekeller yaratarak, uluslararası ticareti kontrol altında tutarak ve  banka sistemlerine müdahale ederek bu alanlarda oluşan artı değeri gasp ettiğini savunmaktadır.

Santos’a göre üç türlü bağımlılık vardır[65];

-Koloni Bağımlılığı; Hakim ülke bağımlı ülkenin bütün yer altı zenginliklerini, insan kaynaklarını, ithalat ve ihracatını kontrol altında tutmaktadır.

-Finansal-Endüstriyel Bağımlılık; Hakim ülke koloni üzerindeki etkisini kaybetmekle birlikte, bu ülkelerle bir tür ticaret yapmaya başlamıştır. Hakim ülkeye hammadde ve tarım ürünleri ihraç eden bağımlı ülkelerin rejimi ihraç edebilecekleri mallara bağımlı hale gelir.

– Teknolojik-Endüstriyel Bağımlılık; Bağımlı ülkeler hakim ülkeden teknoloji almaya başlamıştır. İthalatının finansmanını yabancı sermayenin bağımlılığı altında olan tarımsal kesimden sağlamak zorunda bulunan AGÜ bu nedenle yeniden bu ülkelere bağımlı hale gelirler. İkinci bir tıkanma noktası ise teknolojik malların AGÜ’in ihraç mallarına göre daha pahalı oluşunun yarattığı, ödeme açıklarıdır. Bu açıklar AGÜ’i hikim ülkelerin  kontrolündeki uluslararası finans kuruluşları ile işbirliğine zorlamaktadır. AGÜ dış kaynak girişini sağlamak için her türlü güvenceyi vermek ve gerekli ortamı sağlamak durumunda kalmaktadır.

3.2. YAPISALCI BAĞIMLILIK TEZLERİ

Tezleri ECLA okulunun tezleriyle kimi noktalarda çakışmakla birlikte, bu okulun sonraki dönemlerde yaptığı radikal çıkışta yer  olması nedeniyle bu kısımda inceleyeceğimiz diğer bir Latin Amerikalı iktisatçı Celse Furtado, azgelişmişliğin özgül bir olgu olduğundan hareketle, bu olgunun içsel görünümüne ilişkin çözümlemeler yapmış ve özgün bir teori ortaya koymaya çalışmıştır. Furtado’nun en çok üzerinde durduğu konu geleneksel tarım sektörüyle, modern kapitalist sektörün yan yana bulunduğu ikili ekonomik yapıdır. Booke’un bu ikili yapıyı sosyolojik düzlemde incelediğini, Nurkse ve Lewis’in de aynı yapı üzerinde durduğunu biliyoruz[66]. Furtado bu yönüyle azgelişmişliğin kapitalizme geçişte tarihsel bir aşama olmadığını, bu yapıların modern teknoloji kullanan modern sektör ile geleneksel araçlarla üretim yapan pre-kapitalist bir kesimin bir arada yaşadığı melez yapılar olduğunu savunmuştur[67].

Furtado Latin Amerika ülkelerinin gelişme yolundaki en büyük engelin  yani sanayileşme sürecinin karşılaştığı dar boğazların, mevcut eşitsiz gelir dağılımını fazla değiştirmeyen politikalar ile ödemeler dengesi açıkların sürüp gittiği bir ortamda, dayanıksız tüketim mallarından dayanıklı tüketim mallarına doğru genişleyen ancak ara ve yatırım malları için ithalata bağımlılığını sürdüren sanayi yapısına bağlı oldu olduğu düşüncesindedir. Ara ve yatırım mallarını elverişli koşullarda ithal etme olanaklarının varlığı da yerli üretimin genişlemesini engelleyen bir faktördür[68].

ECLA okulunun merkez ülkelere karşı daha köklü ilişkilere giriştiği bu dönemde bu çevrede öne çıkan diğer bir iktisatçı Osvaldo Sunkel’dir. Sunkel’e göre kapitalizmin uluslararası yayılışı bağımlı çevre ülkelerde, ulusal ekonominin, sosyal ve kültürel kimlik bütünlüğünün bozulmasına; uluslararası entegrasyonun yükselmesi ise ulusal parçalanmaya yol  açacaktır. Bu durumu açıklamak için “Struktural Heterojenity” kavramını kullanan Sunkel, azgelişmiş ülkelerde modern kapitalist sektörün, diğer sektörü/sektörleri kendi ihtiyaçlarına göre bozduğunu ve bu sektörlerin tekrar üretimini tehlikeye soktuğunu belirtir. Çünkü bu sektörde çalışan nüfus giderek fakirleşmekte ve işsiz kalmaktadır. Modern kapitalist sektör ile güçlü bağlar kuramayan burjuvazi ve geleneksel sektörde çalışan işçilerin yer aldığı kitle bir marjinalizasyon ile karşı karşıya kalmakta ancak ortadan kaybolmamaktadır[69].  Bu anlamda kapitalizm gelişmiş ülkelerin uluslararası yüksek entegrasyonu ile azgelişmiş ülkelerin ulusal parçalanmasının birlikte yer aldığı bir yapıdır. Bu ilişkide anahtar rolü, pazarlık güçleri ve azgelişmiş ülkeleri teknoloji ve sermaye ihtiyacı nedeniyle çok uluslu şirketler oynamaktadır. Bu kuruluşların işlevi iç pazarı uluslarasılaştırmaktır.

3.3. BAĞIMLI GELİŞME TEZLERİ

Bağımlı gelişme tezleri özellikle Cardoso ve Faletto tarafından geliştirilmiştir. Sosyal yapının değişebilirliğinden hareket eden Cardoso ve Faletto, kapitalizm içinde sanayileşmenin gerçekleştirilebileceğini, gelişmeye şans tanınabileceğini savunurlar[70].

Cardoso’ya göre çokuluslu şirketlerin kurulması sonucu yeni bir dönem başlamıştır. Bu şirketler çevre ülkelere mallarını satmak istemektedirler. Ancak bunun için azgelişmiş ülkelerde bir alım gücünün olması gerekir. Çokuluslu şirketler mallarını satmak için alım gücünün yaratılması amacıyla azgelişmiş ülkelerin göreli olarak kalkınmalarını arzu edeceklerdir[71]. Ancak  kalkınma bu şirketlerin azgelişmiş ülkelere sundukları teknik imkanlar ve modern ekonomik yapılar ölçüsünde gerçekleşecektir.

Cardoso brezilya örneğini inceleyerek tezini oluşturmuştur. Evans ise brezilya örneğini inceleyerek Cardoso’yu doğrulamaya çalışmıştır. Uluslararası sermaye, yerel sermaye ve devlet kapitalizminin oluşturduğu birliğin;  % 10’luk büyüme hızı ve % 30’luk  ihracat artışı sağladığını savunan Evans bunu; Devlet uluslararası sermayeyi çekebileceği uygun ortamı yaratması yabancı sermayenin yerel burjuvazi ile ortaklık kurmayı ve birlikte hareket etmeyi kabul etmesi koşullarının varlığına bağlamıştır[72].

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

YENİ YAKLAŞIMLAR

Kalkınmanın çevre, kültürel ve ekonomik yapı üzerinde bir takım olumsuz sonuçlar doğurması ve kimi noktalarda tıkanması üzerine yeni yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.

4.1.TEMEL İHTİYAÇLAR YAKLAŞIMI

Temel ihtiyaçlar yaklaşımı, 1970’lere kadar uygulanan kalkınma politikalarına rağmen, dünya çapında yoksulluğun sürmesinin bir sonucu olarak  ortaya çıkmıştır. Yaklaşımın ana hedefi yoksulların temel ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Temel ihtiyaçlar yaklaşımına göre büyüme bir gereklilik olmakla birlikte, büyümenin yarattığı olumsuz sonuçlardan dolayı büyüme amaç ve göstergelerinin yeniden tanımlanması gerekmektedir.

Temel ihtiyaçlar dünya bankası çevrelerinin gündeme aldığı biçimiyle iki grup olarak görülmektedir. Birincisi bireyin fizyolojik yeniden üretilmesine olanak veren, beslenme, konut, giyim vb. ihtiyaçların minimum düzeyde karşılanmasıdır. İkincisi ise temel hizmetler adı verilen sağlık, eğitim, ulaşım, içme ve kullanma suyu vb. ihtiyaçlardır[73].

4.2.KÜLTÜREL GELİŞME YAKLAŞIMI

Gelişme kuramlarında baskın olan ekonomist bakış açısı, geliştirilmesi gereken insanların yaşadıkları kültürel çerçeveyi ve bu kültürel çerçevenin onların yaşamlarını sürdürebilmelerindeki öneminin ihmal edildiği varsayımı  bu yaklaşım ortaya çıkmıştır.

Bu gerçeğin dikkate alınmaması gelişme politikalarının azgelişmiş ülkelerde başarısız sonuçlar vermesine neden olmuştur. Maddi olanaklardaki gelişme kültürel yapıda büyük çalkantılar doğurmuştur. Leopol Senghor’un “ Biz Afrikalılar sadece Batı kültürünü taklit etmek istemiyoruz.” diyerek dile getirdiği bu gerçekliktir.

Uyum içinde bir değişim yaşanmasına, Japonya ve Güneydoğu Asya’nın gelişmesi örnek olarak sunulabilir. Japonya ve Güneydoğu Asya’nın gelişmesinde geleneksel değerlere önemli roller yüklenmiştir. Singapur’un eski bakanlarından Lee Kuan Yew’e göre gelişmedeki en önemli unsurlar toplumun bütünlüğü, ortak değerlere bağlılık, çok çalışma arzusu, tasarruf geleneği, aileye bağlılık ve milli gurur gibi görünmeyen kalemlerdir.

Bu teze göre kalkınma her toplumun kültürel tercihlerinden bağımsız sosyo-ekonomik bir kavram olmaktan çıkmalıdır. Bu durumda her toplum kendi geleneğinin yeniden inşası yoluyla kendi varoluş koşullarını yeniden üretebilir.

4.3. SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA YAKLAŞIMI

yakın zamana kadar kalkınmanın sürdürülebilirliğiyle pek fazla ilgilenmeyen kalkınma iktisatçılarının bu kavramı analizlerine dahil etmelerinin temel nedeni, iktisadi kalkınma ile çevrenin korunması arasında dengenin kurulması yönündeki çabadır.ürecinde doğal kaynaklar geleceği düşünmeden sınırsızca kullanılmakta  ve çevrenin kirlenmesi önlenememektedir. Bu durum bir süre sonra büyüme sürecini olumsuz yönde etkileyebilecektir[75].

Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımını savunanlar bu kavramı” bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak” olarak tanımlıyorlar. kavram’ın iki boyutu bulunmaktadır. Birincisi mevcut durumun sürdürülemeyecek, devam ettirilemeyecek bir noktaya geldiği ve sonraki kuşakların yaşam ve refahını tehdit edeceği  varsayımı; diğeri ise gelecek kuşakların ihtiyaçları ile bugünün ihtiyaçları arasında bir dengenin kurulması zorunluluğudur[76]. Dolayısıyla bu olumsuzlukların en aza indirilmesi gerekir.

Sürdürülebilir kalkınma yaklaşımı en geniş anlamıyla ele alındığında gerek insanlar arasında gerekse insanla doğa arasındaki uyumu yükseltmeyi amaçlamaktadır. Şüphesiz bu uyumun sağlanabilmesi için uluslararası ekonomik örgütlenmenin çevre yönelimli ve azgelişmiş ülkeler lehinde bir yapılanmaya gitmesi gerekmektedir. Sürdürülebilir kalkınmanın sağlanabilmesi için gelişmiş ülkelerden az gelişmiş ülkelere kaynak aktarılması bir zorunluluktur. Aksi takdirde sürekli ekonomik krizlerin yaşandığı ve borç kıskaçları altında ezilen azgelişmiş ülkeler için bu strateji çok şey ifade etmeyecektir.

Sürdürülebilir kalkınma azgelişmiş ülkelerde büyümenin canlandırılması, daha az madde yoğun ve daha az enerji yoğun şekilde büyümenin kalitesinin değiştirilmesi, temel ihtiyaçların karşılanması, doğal kaynak tabanının korunması gibi amaçları içermektedir.

SONUÇ

Toplumların dışa açılması olgusu kaçınılmaz olarak değişim ve yenileşme olgusunu dayatır. Bu gerçeğe her toplumda rastlamak mümkündür. 20. yy’ın gelişme ve değişme kavramları diğer çağlardakinden farklı bir düzlemde”kapitalist dünya ekonomik sistemi” çerçevesinde tanımlanmaktadır. Değişimin yönü gelişmiş sanayileşmiş toplumlara doğrudur ve gelecekte de öyle olacaktır.

Dünya ekonomik sisteminin işleyişini düzenleyen sanayileşmiş ülkelerin akademisyenlerince başlatılan kalkınma ve azgelişmişlik incelemeleri, azgelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalarla devam etmiş ve  çeşitli ülkelerde farklı deneyimler elde edilmesini sağlamıştır. Kalkınma girişimleri, 1970’lere kadar birçok ülkede önemli başarılar elde edilmesine olanak vermiştir. Ancak bu sonuçlar çağ atlatacak ya da dünya ekonomik sistemindeki hiyerarşiyi bozacak boyutlarda olamamıştır.

Kalkınma iktisadı adını verdiğimiz alt disiplin II: dünya savaşı sonrasında oluşan konjonktürün ortaya çıkardığı bir olgudur. Başlangıçta “kapitalizm içi bir kalkınma nasıl gerçekleşebilir?” sorusuna yanıt arıyordu. Modernleşmeci yaklaşımda azgelişmişliği yaratan koşullar  , azgelişmiş ülkelerin iç dinamiklerinde aranıyordu. İç koşullardaki yetersizlik tezleri beraberinde, dış müdahaleyi yani gelişmiş kapitalist ülkelerin azgelişmiş ülkelere yardımını gündeme getiriyordu.  Modernleşmeci teori yön konusunda bir tartışma gereği duymamıştır. Çünkü kapitalizmin mutlaklığından hareket eden bu yaklaşımın gösterebileceği adreste bellidir.

Azgelişmişliği açıklamaya çalışan ve her ne kadar gelişmiş ülkelerin eşitsizlikçiliğine göndermeler yapmış olsa da kapitalizmi yön olarak temel  alan bir diğer yaklaşımda yapısalcılıktır. Bu yaklaşım daha sonraları (1970’lerde) daha köktenci bir niteliğe bürünmüştür. Yapısalcılar kalkınma stratejisi olarak merkeze daha fazla bağımlılığa yol açan ve 1970’lerde tıkanacak olan ithal ikamesi yoluyla sanayileşmeyi savunmuşlardır.

İthal ikameci sanayileşmenin tıkanması, dünya ekonomisinin durgunluğa girdiği bir sürece ve onun da etkisiyle denk düştü. Kalkınma stratejilerinin yapısal sorunları olduğu ve kapalı ekonominin daha doğrusu ithal ikameci sanayileşmenin kaçınılmaz parçası olan dış ticaret engellerinin büyümeyi olumsuz etkilediği vb. biçimindeki tezlerin eşliğinde Ortodoks iktisadın yeni versiyonu olarak sahneye çıktı. Neo-liberal yaklaşımlar adını verdiğimiz bu yaklaşımlarca, azgelişmiş ülkeler liberal bir politika izlemeli ve dış ticareti engelleyen koruma duvarlarını kaldırmalıydılar. Dış borç ve ödeme açıkları sorunuyla boğuşan azgelişmiş ülkelerin bu politikaları kayıtsı şartsız uygulamaktan başka bir alternatifleri yoktu ve öyle yaptılar.

İthal ikamesi yoluyla sanayileşme politikasının başarısızlığına tepki olarak doğan diğer bir yaklaşımda bağımlılık yaklaşımlarıdır. Bu yaklaşımlar Marksizmden beslenmekle birlikte, azgelişmişliği kendine has özellikleri olan özerk bir alan olarak inceleyerek, Marksizmi aşmışlardır. Politika düzleminde 1960’lı yılların konjonktürünün de etkisiyle kapitalist sistem dışı bir yolu; sosyalist sistemi öneren bu yaklaşımlar, azgelişmişliği gelişmiş olanların varlığına ya da gelişmişlik olgusuna bağlamış ve bu iki durumu bir madalyonun iki yüzü olarak ele almışlardır.

1980’den günümüze kadar uygulama alanı bulan politikalar, Neo-liberal yaklaşımın etkisi altındadır ve azgelişmiş ülkeler açısından olumlu sonuçlar doğurduğu söylenemez. Bu dönemde azgelişmiş ülkelerde gelir dağılımı adaletsizliği artmış, büyüme hızları düşmüş yayılmanın kültürel yönü etkilerini yakın dönemde daha şiddetli hissedeceğimiz bir dejenerasyona yol açmış, istihdam azalmış azgelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkeler arasındaki açık aynı dönemde daha fazla büyümüş; kısacası kalkınma iktisadının ilgilendiği sorunlar daha fazla derinlik ve ivme kazanmıştır. Küresel ekonominin gerekleri olduğu belirtilen politikaların uygulanması sonucu, ulusal devletin ekonomideki rolü azaltılmış, azgelişmiş ülke ekonomileri koruma önlemlerinden vazgeçerek dışarıya açılmıştır. Dışa açılmalarının doğal sonucu ise dışsal faktörlerden daha fazla ve kolay bir biçimde etkilenmeleri, dolayısıyla azgelişmiş ülkelerin kendi başlarına karar vererek bu kararları uygulama şanslarının azalması olmuştur.

Günümüz koşullarında özerk bir alan ya da bir alt disiplin olarak kalkınma iktisadından bahsedilebilmek mümkün değildir. Ancak kalkınma iktisadının ilgilendiği sorunlar ortadan kalkmamıştır. Bu sorunlar azgelişmiş ülkelerce aşılmak zorundadır. Bu çalışmada  incelediğimiz kalkınma iktisadı atağının geri çekilmiş olmasını bunun karşıtı bir sonuç çıkarmamıza yol açmamalıdır.

Önemli bir birikim ve deneyim olan kalkınma iktisadının üzerinde durması gereken azgelişmiş ülke iktisatçılarına düşen görev, azgelişmiş ülkelerin küresel koşullardaki durumu ve bu durumda azgelişmişliği ortaya çıkaran faktörleri tespit etmek, ekonominin dışa açıklığı durumunda kalkınma kavramının yeni tanımını yaparak; kalkınmanın nasıl başarılacağı sorusuna cevap aramak ve   kalkınma kavramını teorik olarak temellendirmektir.

KAYNAKLAR

AMİN, Samir, Eşitsiz Gelişme, Atilla Kotil (çev.), İstanbul: Arba yay., 1991

BARAN, P., Büyümenin Ekonomi Politiği, E. Günçe (çev.), İstanbul: May yay., 1976.

BARROS, A. R., “Kalkınma ve Yaşam Standardı”, Piyasa Güçleri ve Kalkınma, R. Prendergast ve F. Stewart (Ed.),  İdil Eser (çev.), İstanbul: Yapı Kredi yay., 1995.

BAŞKAYA, Fikret, Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü, İstanbul: İmge yay., 1994.

BORATAV, Korkut,”Dünya Ekonomisi, Türkiye ve İktisat Politikaları”, Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, Ankara: Yurt yay., 1984.

CİRHİNLİOĞLU, Zafer,  Azgelişmişliğin Toplumsal Boyutu, Ankara: İmge Kitabevi, 1999.

DAĞDEMİR, Özcan, “Ekonomik Kalkınma Sürecinde Gelir Eşitsizliği ve Makroekonomik Göstergeler”, Ekonomik Yaklaşım Dergisi ( Sonbahar 1998), Cilt:9, Sayı:30.

DİNLER, Zeynel, İktisada Giriş, 3. b., Bursa: Ekin Yay, 1997.

DÜLGEROĞLU, Ercan, Kalkınma Ekonomisi, 4. b., Bursa: Vipaş A.Ş, 1999.

FRANK, A. G. “Azgelişmişliğin Gelişmesi”, Atilla Aksoy (çev. ve der.), Azgelişmişlik ve Emperyalizm, İstanbul: Gözlem yay., 1976.

FRANK, A. G. Lümpen Burjuvazi Lümpen Gelişme, A. Yılmaz (çev.), İstanbul: Gökkuşağı yay., 1993.

FRANK, A. G. “ İdeoloji Bunalımı- Bunalım İdeolojisi”, Genel Bunalımın  Dinamikleri, İstanbul: Belge yay., 1984.

GÜLALP, Haldun, Gelişme Stratejileri ve Gelişme İdeolojileri, Ankara: Yurt yay., 1987.

HİRSCHMAN, A. O., “Kalkınma İktisadının yükselişi ve Gerilemesi”, S. Öztürk(çev.), F. Şenses (der.), Kalkınma İktisadının yükselişi ve Gerilemesi, İstanbul: İletişim yay., 1996.

KANDİTAN, Nesim ve Diğerleri, “Bağımlılık Teorileri ve Azgelişmişlik”, İktisat Dergisi (Nisan-1984), Sayı:233

KANDİTAN, Nesim ve Diğerleri,”Bağımlılık Teorileri ve Azgelişmişlik”, İktisat Dergisi (Mayıs-1984), Sayı:234

KANDİTAN, Nesim ve Diğerleri, Bağımlılık Teorileri ve Azgelişmişlikİktisat Dergisi (Temmuz-Haziran 1984), Sayı:235.

KAZGAN,Gülten İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, 7. b., İstanbul: Remzi Kitabevi, 1997.

KEYDER,Çağlar “Kriz Üzerine Notlar”, Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, Ankara:Yurt yay., 1984.

LEWİS,W. Arthur, Sınırsız Emek Arzı İle İktisadi Kalkınma, Metin Berk(çev.), İktisadi Kalkınma: Seçme Yazılar, Ankara: ODTÜ İ.İ.B.F Yayınları, 1977.

MIHÇI, Hakan, “Kalkınma: Bir Kavram Neyi Anlatır?”, Ekonomik Yaklaşım Dergisi (Kış-1996), Cilt:7, Sayı:23

MIHÇI, Hakan,” Kalkınmanın Örüntüleri Yaklaşımı”, Ekonomik Yaklaşım Dergisi (Bahar –1998), Cilt:9, Sayı:28

PREBİSCH,R, “Latin Amerika’nın Ekonomik Kalkınması ve Belli Başlı Sorunları”, Ankara Üniv. SBF Dergisi(Mart 1963), Sayı:1

ROSTOW,R. W. İktisadi Gelişmenin Merhaleleri, 2. b., Erol Güngör (çev.), İstanbul: Kalem yay., 1980.

SEYİDOĞLU ,Halil, Uluslararası İktisat, 12. b., İstanbul: Güzem Yay., 2001.

SEVİNDİRİCİ, İbrahim, Azgelişmişliğin Ekonomisi, Ankara: Ayyıldız yay, 1999.

ŞAHİNKAYA,Serdar, “İstikrar Politikası Üzerine Bazı  Gözlemler  ve Yeni İktisat Politikası Yaklaşımı”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi ( Temmuz 1993), Sayı: 157.

TÜREL,Oktay “Ekonomik İstikrar Programlarına Genel Bir Bakış”, Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, Ankara: Yurt yay., 1984.

WALLERSTEİN,Immanuel “ Kapitalist Dünya Ekonomisi: Gelişme ve Dönüşüm”, M. Özel (çev ve der.), Tarih Risaleleri, İstanbul: İz Yay., 1995.

YALMAN,Galip “Gelişme Stratejileri ve Stabilizasyon Politikaları: Bazı Latin Amerika Ülkelerinin Deneyimleri Üzerine Gözlemler”, Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, Ankara: Yurt yay., 1984.

 


[1] Hakan Mıhçı, “Kalkınma: Bir Kavram Neyi Anlatır?”, Ekonomik Yaklaşım Dergisi (Kış 1996), Cilt:7, Sayı:23, s.68

[2] Ercan Dülgeroğlu, Kalkınma Ekonomisi, 4. b., Bursa: Vipaş A.Ş, 1999, s.3

[3] Gülten Kazgan, İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, 7. b., İstanbul: Remzi Kitabevi, 1997,  s. 248

4 Nesim Kanditan ve Diğerleri, “Bağımlılık Teorileri ve Azgelişmişlik”, İktisat Dergisi (Nisan-1984), Sayı:233, s.37

5 Zeynel Dinler, İktisada Giriş, 3. b., Bursa: Ekin yay.,  1997, s.288

6 Dülgeroğlu, s.3

7 Mıhçı, Kalkınma….., s.78

[8] Aziz Kutlar, “Gelişmekte Olan Ekonomilerin Dünü ve Bugünü”,( Teksir, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002), s.1

[9] Kutlar, s.2

[10] İbrahim Sevindirici, Azgelişmişliğin Ekonomisi, Ankara: Ayyıldız yay., 1999, s.78

[11] Kazgan, s.255

[12] Dülgeroğlu, s.42

[13] Kazgan, s.258

[14] Kazgan, s.260

[15] Kazgan, s.250

[16]Kazgan, s.250

17 Kutlar, s.5

[18] Hakan Mıhçı, “Kalkınmanın Örüntüleri Yaklaşımı”, Ekonomik Yaklaşım Dergisi ( Bahar 1998), Cilt:9, Sayı:28, s.66

[19] Özcan Dağdemir,”Ekonomik Kalkınma Sürecinde Gelir Eşitsizliği ve Makroekonomik Göstergeler”,  Ekonomik Yaklaşım Dergisi ( Sonbahar ’98), Cilt:9, Sayı:30, s.41

[20] Kutlar, s. 6

[21] Mıhçı, “Kalkınmanın Örün…, s. 69

[22]Hirschman A. O., “Kalkınma İktisadının yükselişi ve Gerilemesi”, S. Öztürk (çev.), F. Şenses (der.), Kalkınma İktisadının yükselişi ve Gerilemesi, İstanbul: İletişim yay., 1996, s.33

23 Hirschman, s.32

[24] Zafer Cirhinlioğlu,  Azgelişmişliğin Toplumsal Boyutu, Ankara: İmge Kitabevi, 1999, s.19

[25] R. W. Rostow, İktisadi Gelişmenin Merhaleleri, 2. b., Erol Güngör (çev.), İstanbul: Kalem yay., 1980, s.18-28

[26] Cirhinlioğlu, s.71

[27] R. W. Rostow, s.25

[28] R. W. Rostow, s.27

[29] Cirhinlioğlu, s.73

[30] W. Arthur Lewis,” Sınırsız Emek Arzı İle İktisadi Kalkınma”, Metin Berk (çev.), İktisadi Kalkınma: Seçme Yazılar,Ankara: ODTÜ yay., 1966, s. 92

[31] Kazgan, s.251

[32] Dülgeroğlu, s.48

[33] R. Prebisch, “Latin Amerika’nın Ekonomik Kalkınması ve Belli Başlı Sorunları”, Ankara Üniv. SBF Dergisi(Mart 1963), Sayı:1, s.103-104

33 Kazgan, s.261

34 Halil Seyidoğlu , Uluslararası İktisat, 12. b., İstanbul: Güzem yay., 2001, s.643

 35Fikret Başkaya, Kalkınma İktisadının Yükselişi ve Düşüşü, İstanbul: İmge Yay., 1994, s.76

36Galip Yalman, “Gelişme Stratejileri ve Stabilizasyon Politikaları: Bazı Latin Amerika Ülkelerinin Deneyimleri Üzerine Gözlemler”, Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan Ekonomik Bunalım, Ankara:Yurt yay., 1984, s.90

37 Çağlar Keyder, “Kriz Üzerine Notlar”, Türkiye’de ve Dünyada Yaşanan …,  s.33

38 Fikret Başkaya, s.135

39 Başkaya, s.140

 [40] Başkaya, s.140

[41] Başkaya, s.141

[42] Başkaya, s.77

[43] Oktay Türel, “Ekonomik İstikrar Programlarına Genel Bir Bakış”, Türkiye’de ve Dün…, s.193

[44] Serdar Şahinkaya,”İstikrar Politikası Üzerine Bazı  Gözlemler  ve Yeni İktisat Politikası Yaklaşımı”

( Temmuz 1993), Mülkiyeliler Birliği Dergisi, Sayı: 157, s.11

45Korkut Boratav,”Dünya Ekonomisi, Türkiye ve İktisat Politikaları”, Türkiye’de ve Dünyada…, s. 268

46 Kazgan, s.263

47 Kazgan, s.264

 48 Kazgan, s.263

49 Kazgan, s.266

 [50] A. R. Barros, “Kalkınma ve Yaşam Standardı”, Piyasa Güçleri ve Kalkınma., R. Prendergast ve F. Stewart (Ed.), İdil Eser(çev.) , İstanbul:Yapı Kredi Yay., 1995., s.138-139

[51] Başkaya, s.80

[52] P. Baran, Büyümenin Ekonomi Politiği, E. Günçe (çev.), İstanbul: May yay., 1976, s.24

[53] Başkaya, s.86

[54] Cirhinlioğlu, s.128

[55] A.G. Frank, “ İdeoloji Bunalımı- Bunalım İdeolojisi”, Genel Bunalımın Dinamikleri, İstanbul: Belge Yay., 1984, s.127

[56] A.G. Frank, “Azgelişmişliğin Gelişmesi”, , Atilla Aksoy (çev. ve der.), Azgelişmişlik ve Emperyalizm, İstanbul: Gözlem Yay., 1976, , s.107

[57] A. G. Frank, Lümpen Burjuvazi Lümpen Gelişme, A. Yılmaz(çev.), İstanbul: Gökkuşağı yay., 1993, s.19

[58]  A. G. Frank, Lümpen burjuvazi … s.169

[59] Cirhinlioğlu, s.142

[60] Cirhinlioğlu, s.148

[61] Samir Amin, Eşitsiz Gelişme, Atilla Kotil (çev.), İstanbul: Arba Yay., 1991, s.74

[62] Başkaya, s.91

[63] Başkaya, s.99

[64] Immanuel Wallerstein, “ Kapitalist Dünya Ekonomisi: Gelişme ve Dönüşüm”, M. Özel (çev. ve der.), Tarih Risaleleri, İstanbul: İz yay., 1995, s.173

[65] Cirhinlioğlu, s.145

[66] Kazgan, s.251

[67] Haldun Gülalp, Gelişme Stratejileri ve Gelişme İdeolojileri, Ankara: Yurt yay., 1987,  s.124

[68] Yalman, “Gelişme Stratejileri ve …, s.106

[69] Nesim Kanditan ve Diğerleri,” Bağımlılık Teorileri ve Azgelişmişlik”, İktisat Dergisi (Mayıs 1984), Sayı:234, s.46

[70] Nesim Kanditan ve Diğerleri,” Bağımlılık Teorileri ve Azgelişmişlik”, İktisat Dergisi (Temmuz-Haziran 1984), Sayı:235,  s.20

[71] Cirhinlioğlu, s.153

[72] Cirhinlioğlu, s. 156

[73] Başkaya, s.200

[74] K

[75] Mıhçı. “Kalkınma: Bir Terim…, s.80

[76] Başkaya , s.222

About Ed.

İktisat Yazıları Blog'u adına anonim editörü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir